29 Mayıs 2013 Çarşamba

1.571.673



Fenerbahçe taraftar sitesi antu.com'da, Fenerbahçe yönetimini başarılı buluyor musunuz diye bir anket var. Yalnızca bir kez oy kullanabileceğiniz yazıyor. Buna rağmen, ankette oy kullananların sayısı 1.571.673. Aynı sayfadaki bir başka ankette de 'Aykut Kocaman hakkındaki görüşlerinizde bir değişiklik oldu mu?' diye sorulmuş. Bu ankette oy kullananların sayısı da 20.157. Ayrıca ilk anketle ilgili daha ayrıntılı bilgi almak istediğinizde, size son bir ay boyunca, anket sonuçlarının günlük değişimlerini gösteren bir de grafik sunuyorlar.

Şimdi bunlara diyecek bir şeyim yok tabii. Herkesin öncelikleri başka, inandığı şeyler başka. Burada sadece şunu söylemek istiyorum. Futbol söz konusu olduğunda ne kadar örgütlü, ne kadar konuya vakıf, ne kadar politik bir toplum olabileceğimizin bir başka kanıtı bu. Bunun için çok da kanıt aramaya gerek yok ya neyse, bilimsel saplantılar işte.

Efendim, boşuna demiyorlar kitlelerin afyonu diye. Yok yok, futbol için canım, merak etmeyin. Aslında dikkat çekmek istediğim nokta bu değil. Evet kitlelerin afyonu falan, ne olmuş yani. Kitlelerin milyonlarca afyonu var. Ama dün dikkatimi çekti, bir şeyler yetiştirmek için gece gündüz çalışıyorum. Kafam patlıyor resmen. Her gün bu durumdayım. Aldığım para da üç kuruş.

Sonra biraz futbol bakayım diyorum. Çocuklukta bulaştı işte, ne kadar zorlasam da merak ediyorum, izliyorum. Sonra, bu futbolcuların, yöneticilerin, teknik direktörlerin, yayıncı kuruluşların, cartının curtunun aldığı paraları görüyorum Doğrusu o paralar bir şey ifade etmiyor. 5 milyon, 10 milyon dolar falan gerçek paralar değil ki. Yani sonra futbolcular için üzülüyorum. Yazık ya adamlar 35'ine kadar falan oynayabiliyor, sonra ne olacak diyorum. Onların yerine beni bir keder basıyor. Sonra cüzdanımın boş olduğunu fark edince bir kafam karışıyor, ama nasılsa karnım tok diyorum.

Yani bunları da geçtim de… Şimdi bu sitede kullanılmış 1 milyon bilmemkaç oyu görünce düşündüm. Maalesef Türkiye'de insanları politik amaçlar için örgütleyemiyoruz. Bunda politik olanın, ideolojik olanın ve dahi protestonun kendisinin şeytanileştiği, tüh-kaka diye itelediğimiz gerçeklikler haline gelmiş olması falan, bunu düşünüyorum. Bu sitede oy kullanan yüzbinlerce insan (bu da futbolcuların aldığı para kadar gerçek olmayan bir sayı) var. Bu insanlar demek ki belli konularda fikirleri olan insanlar. Madem, sadece devletimizin bize izin verdiği alanlarda düşünmemize ve eleştiri yapmamıza izin var, diğer alanlardaki düşüncelerinizi bastırın ve unutun, onların her dediğine eyvallah edin.

Bari bu konuda bir şeyler yapın! Takım taraftarlığından bağımsız olarak, Türkiye'deki futbol taraftarları (babadan oğula geçse de neyse şimdi konumuz bu değil) örgütlensin. İnsanları birlikte maç izlemekten uzaklaştıran, birbirine düşmanlaştıran, insanlar düşmanlaştıkça ilgilisinin arttığı bu alanda azınlık bir elit kesimin ekmeğine yağ sürmekten vazgeçin. 

LigTV üyeliklerinizi iptal edin! Böyle ligi izlemeyiz diyin. Televizyonlarda (en azından maçlarda ve spor programlarında) reklamların arasında kısaca programlar yayınlandığını fark etmiyor musunuz? Siz oraya hipnotize olmuş gibi bakmazsanız, o kadar reklam veren olmaz, o kadar reklam veren olmazsa o kadar şaklabanlık da olmaz.

Bu çözüm mü? Tabii ki hayır. Ama sitede milyonlarca oy kullanabilen kitle, bunu da yapmayı başarır. Bu kadar çamura batmış ligde şampiyon olmak mı sizi tatmin etti, yoksa ezeli düşmanınızın önünde şampiyon olmak mı tatmin etti?

Bırakın artık bu işleri Çok mu zor bir düşünün. Lig maçları TRT'den yayınlanıyordu bu işler çıkana kadar. Havuz mavuz, yok klüplerin gelirleri diye sizi yediler, siz de paşa paşa gittiniz Cine 5'inizi aldınız. O paralar klüp yöneticilerine ve futbolculara ekstra milyon dolarlar olarak döndü. Yani siz, zaten elinizde olan bir şey için onlara para vermeye karar verdiniz. Neden? Çünkü, düzen böyle, her şey metalaşmaşı, her şeyi satabiliriz. 

Sonra çeşme suları gitti, şişe sular geldi. Şimdi turistlere İstanbul havası satmaya başlamışlar. Yakında size de damacanayla hava satarlarsa onu da mı alacaksınız?

Lig TV'lerinizi iptal edin! Ama bu sadece başlangıç. Örgütlenerek neler yapabileceğinizi onlara gösterin. Bir sene futbol izlemezseniz bir şey kaybetmezsiniz.

Benden bu kadar.

Bir de şöyle bir alternatif önereyim. Tenis de çok keyifli spor, hem sürekli sayı oluyor. Onu izleyin, basketbol derdim de, o da şifrelide galiba. Wimbledon da şifrelideydi sanki, ama en azından hala ücretsiz izleyebileceğiniz sporlar var.


28 Mayıs 2013 Salı

Mr. Neutron



Yine Monty Python'dan gittik ama, bence Mr. Neutron çok karakterli bir kahraman. Çok zeki değil gibi; ama çok güçlü. Güçlü de ne kelime, dünyanın en güçlü süper kahramanı. Bütün bilge insanların bilgeliği de cabası. Bazı sosyal özelliklerinde sıkıntı var tabii, o da uzak diyarlardaki gezegeninin kültüründen işte, ne yapsın.

İşte bize de böyle dinibütün (uzak gezegen dini tabi ne yapıcan), memleketini seven (memleketi de biraz sapa ama), güçlü kuvvetli (hem de en güçlüsü), bilgili, kültürlü, görgülü; ama en önemlisi, en önemlisi falan yok yeter.

Konuşmalarında da biraz sıkıntı var, çok donuk ve mekanik. Dünyayı da biraz mahvettiler, ama Amerikalılar işte.

Yoksa Mr. Neutron, hiç gelmeyen şeytan mı?



27 Mayıs 2013 Pazartesi

Er Meydanı



Bence televizyon programlarında, mecliste falan böyle hallolsun anlaşmazlıklar. Fikir ve inanç uyuşmazlıklarında, sözel tartışma gibi gereksiz yöntemler kullanılacağına, böyle boks müsabakaları daha yerinde olur. Kemal Sunal'ın savaş muhabiri olduğu bir filmde de yapıldığı gibi, devlet başkanları güreşsin mesela. Örneğin Tayyip Erdoğan'la Öcalan Kürt meselesinin nasıl hallolacağını belirlemek için çıksınlar er meydanına. Böylece gereksiz tartışmalara, aylar yıllar süren müzakerelere hiç gerek kalmaz.

Çok yeni (!) bir yöntem değil mi? Ben de daha önce hiç denenmemiş olmasına şaşırıyorum doğrusu. Bana savaşlar da böyle saçma falan demeyin. Savaşların nedeni var, oradaki şiddet meşru şiddet. Orada da uzlaşamayan devletler, genişletilmiş bir ring gibi savaş alanında birbirlerini öldürüp, müzakere masasına oturduklarında daha çok puan alanlar daha çok söz sahibi oluyor falan gibi saçma sapan şeylerle gelip, meşru ve kutsal savaşlara gölge düşürmeye çalışmayın. Cümlede baya sıkıntı var, ama anladınız.

14 Şubat 2013 Perşembe

Purely Theoretical Hair



Dylan Moran'ın yukarıdaki videonun ortalarında bir yerinde tarif ettiği saç şekli bu. Erkeklerin erkek, kadınların kadın olduğu eski zamanlara, nostalji hastalığına yakalanmadan bakıyor. Şapkasını çıkardığında ortaya çıkan, pek az kalmış beyaz saç tellerinden utanmayan, onları sahiplenen ve 'teorik biçimde' tarayan ve bir pub'da ya da herhangi başka bir yerdeki sabit telefondan aranabilen eski amcalarla; ne olduğu hiçbir zaman bilinmeyen 'kadınsal mazeretlere' sahip olan ve yatak odalarında, üzerine oturup ağlamak için özellikle bulunan koltuklarda ağlayan eski teyzeler bunlar.

Şimdiki amcalar saçlarını tamamen kestiriyor, teyzelerin de kadınsal mazeretleri açıkça konuşuluyor. Bizde de eski amcaları ve tezyeleri tarif etmek mümkün tabi. Bunu izleyince aklıma geldi oradakiler, bizde de Muhsin Bey aklıma geliyor hemen nedense. 

Her şey değişiyor değişmesine de, bu anlamsız nostalji hastalığı yok olmuyor. Zamanında hiçbir anlam ifade etmeyen, hatta ilgi bile gösterilmeyen şeyleri, sırf o zamanlarda yaşadığı için sahiplenen nostalji hastalarından bahsediyorum. Evet, aman 80'ler, aman 90'lar ne güzeldi şeklinde ortada dolanan insanlardan bahsediyorum. Dylan Moran'ın bahsettiği, bilmemne çikolatası 2 dolardı diyen tiplerin nostaljisi. Kendi tarzıyla iyi cevap veriyor gerçi, kölelikti o, bırakın bu ayakları diye.

Mutlaka 80'lerde, 90'larda güzel şeyler olmuştur, güzel anılarımız olmuştur. O dönemlerde çocukluğunu, gençliğini yaşayanların elbette hoş anıları olacaktır. Ama sırf kendi neslini övmek ve o nesle aidiyetini pekiştirmek için, pek anlamsız, sıradan, hatta kötü şeylere gereksiz anlam yükleyerek göklere çıkarmak da ne oluyor?

Tabi, bazı şeyler zevk meselesi. Benim beğenmediğim şeyleri kimse övmemeli, diye bir anlayışım yok. Ama biz farkında olmadan, bize ait olduğunu zannettiğimiz diğer her şey gibi zevklerimiz de manipüle ediliyor. Geçmiş, bizim hatırlamak istediğimiz kadardır. Güzel şeyleri hatırlarız, bilmediğimiz şeyleri hatırlamamız da elbet mümkün değil, ama öğrenebiliriz. 80'ler ve 90'lar kendi ülkemizdeki birçok çocuk için çok karanlık yıllardı. Ülkenin büyük bölümü bunu bilmiyordu, hala da bilmiyor. Büyükler, bilmemizi pek istemiyordu çünkü, hatta onlar da bilmiyordu.

Neyse işte öyle aklıma geldi böyle şeyler. Bir mesaj kaygım falan yok, işte öyle gıcık oluyorum bazen bu nostalji hastalarına. Güzel olan o zamanlar değildi, bazılarımızın yaşadığı çocukluk güzeldi; ama ülkenin başka bir köşesinde Kürt çocuklarının yaşadığı güzel zamanlar değildi. 

Bugün de değişen bir şey yok aslında. Bir yanda güzl şeyler olurken, bir yanda çok çirkin şeyler oluyor. Bana göre sorunlu olan şey, duyarsızlık ve pişkinlik; suçluluk duygusundan yoksunluk. Maalesef 'bizim' güzel çocukluğumuzla özdeşleşen zamanlarla bağ kuranlardaki eskiye özlem iyi de, sorumluluk ve suçluluk eksikliği kötü. Yani, ne alaka, neden bahsediyodun nereye bağladın demeyin. Nostalji kötü bir şey olmayabilir de, Dylan Moran'ın dalga geçtiği iki dolara Mars çikolatasının satıldığı günleri hatırlamayı bile bir halt zannedenler de var işte. Bizde de saçma sapan şeyleri geçmişlerinin hatırlanacak yegane şeyleri yapanlar ve yanıbaşındaki çocukların hikayelerini yok sayanlar var. Bu yüzden bana bu nostaljik 80'ler 90'lar muhabbeti çok itici geliyor. Bilmiyorum çok mu anlamsız bir yakınma oldu benimki.

8 Şubat 2013 Cuma

Tame Impala


Efendim, biliyorsunuz Tame Impala diye bir grup var. Bilmiyorsanız da duydunuz şu an. Bu ilk yazımda, bu gruptan bahsetmek istiyorum. 

Bu arkadaşlar, Avustralya'nın Perth şehrinden. Tesadüfen Spotify'da Lonerism albümlerine denk geldim. Bir şarkı, iki şarkı derken, albüm o kadar sardı ki, günlerce aralıksız dinledim. Sonra, ilk albümleri olan Inner Speaker'ı da dinleyiverdim.

Baktım ki bu grubu bu kadar seven bir tek ben değilim. İki albümleri de Avustralya'da yılın albümü ödülünü almış. Ödüllerden falan daha önemlisi, birçok yorumcunun da üzerinde birleştiği nokta, rock'n roll'un daha ölmediği, bu grubu dinleyince.

Grup Kevin Parker'ın projesi olarak başlıyor. Teknik detaylar ve grubun kuruluşuyla ilgili bilgim bu kadar. Zaten burada, albümü bir müzik eleştirmeni gibi inceleyecek değilim. Sadece, bu grubun müziğinin beni yakalayan yanlarından bahsedeceğim.

Öncelikle, müzikte tekrar seven, otistik psychedelia bağımlısı kişiler için bu grup, yeni müziğe olan inancınızı pekiştirecek. 'Keep on lying'i ilk dinlediğimde, işte bu diye haykırasım geldi, ama haykırmadım. Kesinlikle, gücünü eskiden alan yepyeni bir şarkı. Aslında bunun en güzel somut örneği de, sesi ciddi şekilde John Lennon'ı andıran vokal. Kesinlikle, 70'lerin psychedelic müziğini çok iyi anlamışlar ve bu müziğin 70'lerde kalması gerekmediğini gösteriyorlar.

Efendim, ben müzikten o kadar derinlemesine anlamam. Ama bence bu grup, uzun zaman sonra beni bu kadar heyecanlandıran yeni bir grup oldu. Hep özlemini çektiğim şey, bugün büyük hayranlıkla dinlediğim müziklerin yeni olduğu zamanlarda yaşamak ve o müzikleri 'yeni' olarak dinlemekti. 60'ların ve 70'lerin müziğine özlem duyan bizim neslin de böyle bir grubun çıkışına tanıklık edebileceğine dair umudum kalmamıştı.

İşte böyle. Bu grup ne olur, nereye gider bilemeyiz tabi. Ama dünya gözüyle canlı izlemek istediğim gruplar arasında çoktan yerini aldı bile. 

Dediğim gibi InnerSpeaker ve Lonerism isimli iki albümleri var şimdilik. İki tane de şöyle canlı kayıtları var, artık merak ederseniz gerisini bulursunuz, hatta beni de haberdar edebilirsiniz.



İlk Yazı

Efendim biliyorsunuz, herkesin bir blogu var. Madem öyle, benim neden bir blogum yok? Bundan böyle, ben de aklıma estikçe bir şeyler yazayım, merak edenler okusun. İleride bakıp bakıp gülerim ben de, fena mı? Hem de böylece, gittikçe vahimleşen unutma vakalarına karşı önlemimi almış olurum.

Genel olarak aklıma esen her şey hakkında yazarım diye düşünüyorum. İlginç bir şeyle karşılaştığımda, 'yazarım bunu bloga' diyip, gerekli enerjiyi de bulursam, siz de buradan okursunuz. Ne güzel! Amma velakin, bazen Türkçe mi yazsam İngilizce mi yazsam bilemeyebilirim. İki dilde de yazabilirim yani, belli olmaz.

Hadi bakalım rasgele! Blogu açtıktan sonra, ilk yazıyı yazmam yıllar sürdü. Arayı bu kadar açmam umarım.